EDEBİYAT

  • 12/10/2007 - DENEME 4
  •  

     

    İNSAN, İNSANA GEREKLİDİR

     

     

              Radikal Kitap’ın 340. sayısında Semih Gümüş şöyle diyordu: “…Bugün artık hiçbir yerde birtakım çevreler egemenlik kuracak yakınlıklar içinde değil ki İstanbul’da edebiyatı elinde tutan bir zümre olabilsin. Orada herkes birbirine karşı yakalarda, olabildiğince birbirine dokunmadan yaşamayı yeğliyor.”

     

             Ben, bu “karşı yakalarda, birbirine dokunmadan yaşamayı yeğlemek” nedendir, takılıp kalıyorum. Semih Gümüş, çok doğru söylüyor desem edebiyatta bizi birbirimize dokunduramıyorsa neye yarıyor diye sormadan edemeyeceğim. Her ne biçimde olursa olsun, dokunalım birbirimize. Sevelim, baş tacı edelim, kızalım, yerelim; dokunalım! Yakınlıklar kuralım. Birbirimizi yok saymayalım.

     

             İnsanın, insanın yanında olması gittikçe zorlaşıyor mu? Ah bu dünya, bu düzen… Koşullar… Artacak elbette gittikçe yalnızlığımız mı? Edebiyatın elini tam da bunun için tutmuyor muyuz? Orhan Pamuk: “Mutlu olmak için yazıyorum.” diyordu, mutlu olmak için yazalım elbette ancak mutlu etmek için de yazalım. Biz okurlar, mutlu olmak için de okuyoruz.  

             Birkaç gün önce odamda, dalmışım kitabıma. Coşkuyla… Okuduklarım müthiş coşkulandırıyor beni. Lise öğrencisi kızım da kendince bir coşku yaşıyor! Televizyonda izlediği bir magazin programının coşkusunu… İkide bir dalıyor odaya, gördüklerini anlatıyor, birlikte izleyelim diye zorluyor beni. Baktım olmayacak, ben de ona kitapta okuduklarımı anlatmaya başlıyorum. Şaşırıyor, garip bir yaratığa bakar gibi bakıyor bana: “Kitap okuyor ve mutlu!” diyor. Kitap okumak ve mutlu olmak şaşılası bir durumdu!

     

             Evet, kitap okuyorum ve mutluyum! Biliyor musunuz en çok da neden mutluyum? Okuduğum kitaplardaki insanlara dokunabildiğim için! Onlarla yakınlıklar kurabildiğim için. Diyeceksiniz ki bu da bir rahatsızlık olsa gerek. Kitapların dünyasındaki insanlara dokunduğunu düşünmek, onlarla yakınlıklar kurmak. Belki de öyledir. Bir tür rahatsızlıktır. Belki de değildir. Bir özlemdir. Dokunmayı özlemektir. Var olmaktır.  

     

             İzninizle, doktoru(*) pek sıkıntılı bırakmıştım. Bağışlanmayı diliyordu. Bağışlanmazsa kendisini vuracağını söylüyordu. Bir yol varayım yanına. Nicedir göreyim! Belki bir yardımım dokunur. Hepimizin karışmaz mı zaman zaman kafamız?

     

    İnsan, insana gereklidir.  

     

     

    (*)  Stefan Zweig, Amok Koşucusu

              

            

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 29/11/2006 - GÜNLÜKLER 6
  • Taksim Meydanı’nda harekete kesen yaşamı orada bırakıp metroya doğru ilerliyorum. Yerin altına doğru yaptığım bu yolculuğu sevmiyorum. Soluğum kesiliyor. Yerin altı güven vermiyor bana. Taksim metrosunda akordeon çalıyor bir delikanlı. Kimse durup dinlemiyor onu. Metrolar durup dinlemek için değildir. Geçip gitmek içindir. Geçip gitmenin iyi olduğunu düşünürüz. Geçip gitmek, bir an önce ulaşmaktır. Ulaşmaları severiz. Ulaşmalar, gücümüzü yeniler.

    Metro göründüğünde genç bir adam, genç bir kıza sarılıyor. Genç kız, başını, genç adamın göğsüne gizleyip sessizce ağlıyor. Başımı, birilerinin göğsüne gizleyip ağlamayı hiç beceremedim ben. Hep yalnız ağladım. Bütün genç kızlar da yalnız mı ağlamalıydı, bilemedim.

    Akordeon çalan delikanlıyla birlikte dans etmek istiyordum. Bunu ona söylemedim. Metroya binen kalabalığa karıştım. Geç kalmıştım, bütün yerler dolmuştu. Metronun

    hareketini bekledim. Hareket etti. Zamanıydı.

    Yaşam, çok sıradandı. Kendimi metrodan aşağıya atmak istedim. Tasmalarına yapıştıkları kocaman köpeklerle görevliler dolaşıyordu metro istasyonlarında. Neden hep korkmamız gerekiyordu, bilemedim. Korktum. Timur’dan da korktum, kendimi metrodan aşağıya atmaktan da, köpeklerden de.

    Yanlış yapmıştım ben. Sık sık başımı birilerinin göğsüne gizleyip ağlamalıydım.

    Dans etmeyi bile bilmiyordum. Şarkılar da söyleyemiyordum.

    Şarkılar söyleyebilir miyiz birlikte? Bana dans etmeyi de öğretir misiniz?

    Yorum ( 1 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 8/7/2006 - SEVDİĞİM KİTAPLAR 1
  • Hüzünler Evi”nde Diledim:

     İçim Narlansın!

     

    1.

    Aynı ülkeyi/kenti/evi paylaştığımız insanlar... Hayır, paylaştığımız değil... Aynı ülkede/kentte/evde yaşadığımız ancak birbirimizin ayrımında bile olmadığımız insanlar... Paylaşıyor olsaydık yaşam “gün geçtikçe çetrefil ve kirli bir hüzünler evi”ne dönüşür müydü?

    Başkasının acısını, çığlığını, başkaldırısını, suskunluğunu sezemeyenler arasında, onlardan biri olarak yaşarken, bir insan sıcaklığı, bir dokunuş, suyun tadı gibi doyumsuz bir öpüş ararken, ellerimizi şefkatle kavrayan bir el beklerken  doğal değil midir yüzleri gülmeyen, korkunç yalnız kadınlar ve erkekler topluluğuna dönüşmemiz?

    Ülke mi/kent mi/ev mi yuttu bizi?

     

    2.

    Münevver Oğan, “Yitik ve Mavi”nin ardından bu kez “Hüzünler Evi”nden merhaba diyor bize. Çok duru, çok derin, çok sarıcı/sarsıcı bir ses bu. Çok gerçek.  İçimizi “narlandır”ıyor. Öpüyoruz bu sesi, seviyoruz! Hep soruyoruz: “Neydi ki yaşamın anlamı?”

     

    3.

    Mülkiyeliler’de oturup buzlu rakısını içen, yarı yaşını geçmiş şu adam “savaş artığı” sevgilisi Sofia’yla konuşuyor? Duyuyor musunuz?  Ömrü boyunca elmanın her iki yarısını da arayıp duran adam, kendisi için bile dokunulmamış olmayı özleyedursun; yaşamı artık iki tarihe indirgenen Selçuk, günlüğünü bırakmış ardında. Narın kırmızısından doğmuş mavisiyle (Aksinyasıyla) aşktan doğacak bir yokülkede, dünya iğneden ipliğe yeniden yorumlanırken omuz omuza olmayı, Enternasyonal’i paylaşmayı düşleyen Selçuk... Anlamak, dertleşmek, paylaşmak için geç kaldığımız insanlardan biri... Belki bu kez, geç kalmamak için bir şansımız vardır! Balkon penceresinin camına yüzünü dayayıp, sağ eli kalbinin üzerinde, hep aynı saatte gözlerini istasyona diken adamı ayrımsayabiliriz. İnanırız, “aşk gelecek, cümle eksikler bitecek.”

    Sokaklar evlere varır.

    Evlerimiz kirli midir?

    İncitildiğimiz, örselendiğimiz evlerimiz... Günlerdir, aylardır söylenen yalanlar...  Yürekleri pas tutan kadınlar ve erkekler... Her şey yolundaymış gibi davranışlar, kandırır mı bizi? İki kişinin düşsel baharı,  üçüncü kişinin uzun süren kışı olmaz mı? Kimi zaman elinden gelen yalnızca “Ankara rüzgarına çıkmak”tır. Kimi zamansa “Beni anla, onunla gidiyorum”un yanıtı “Sen beni artık sevmiyordun” diyerek “ağlamamak”tır.

    Dokunulmamaktan ve sevilmemekten ötürü yaşarken ölmek zordur!

     

    4.

    Abdullah’la karşılaşmış olabilir miyiz? Dudaklarından birbiri ardınca dökülen sözlerle yanımızdan geçip gitmiştir, ayrımına bile varmamışızdır. Yüz verilmemesi gereken işçi çocuklardan biridir o. Ardından gelen hep aynı kokular: küf, deri, yapıştırıcı kokuları... Gayri Müslim  Karabet Usta, belediyenin yaşlılara verdiği ücretsiz abonman kartını alır almaz, karısına gezdirecek İstanbul’u. Van’dan kaçıp gelirken orada bıraktıkları varlıklı ve güzel bir yaşamdı, İstanbul’dakine hiç benzemeyen. Belki ayakkabımızın topuğuna lastik çakılması gerektiğinde uğramışızdır da Karabet Ustanın tamirhane olarak kullandığı evine, dilinden düşürmediği o abonman kartını alıp almadığını sormayı unutmuşuzdur. Bir hastane koridorunda yanımızdan geçip giden Hizmetli Arap Efendiyi gör(e)mediğimiz, yüzünü, gözbebeklerini, öfkesini, gülümsemesini okuyamadığımız için bir anlamda yaşamı da çözemedik belki. Her sürgünü yurdunu yeşerten, geçmişle geleceğin ışıklı köprüsünü kuran Anadolu müzelerinin sürgünü Müze Müdürü Hasan Beyin savaşımı büyük olasılıkla kulağımıza bile çalınmadı. Bezin, gazın, tuzun, basmanın adı Sümerbank’ı,  destan Sümerbank’ı bir de Emekli Genel Müdür Rahmi Beyden  dinlemeyi hiç düşündük mü? Rahmi Bey, artık kimselerin bunu önemsemediğini sanıyor! 

             Sonra... Kimler, kimler...

    Bir ömür, kaç ömrün öyküsüne tanıklık edebilir? Tanıklık eder ve anlar. Anlar ve yüreği öykülerle varsıllaşır. Varsıllaşır ve yaşam güzelleşir.

    “Boş ve uygun zamanlar bekleyerek” akıp giden bir yaşamda, su ve hava gibi ancak yokluğunda ayrımsayabileceklerimiz belki de kapılarını çalmamızı bekliyor.

     

             5.

             Aramızda sessiz sedasız dolaşan yazarlar, yeni anlamların  ardına düşerler çoğu zaman. Bilirler, yenilenmezsek kurur gideriz. Geri döndüklerinde kağıttan kayıklara bile yükleyecek olsak yeni düşler sunarlar bizlere. Menekşeli bir gülümseme gelir yerleşir dudaklarımıza, içimizde  bitimsiz bir ilkyaz sürerken tomurcuğa dururuz, çıkmaz sokakları yitiririz.

    Görmüyor musunuz, “çetrefil ve kirli bu hüzünler evi”nin balkonunda papatyalar açtı. Güneş vurdu üzerine. Ankara’nın baharı bu kez geç kalmadı!

     

    * Münevver Oğan, Hüzünler Evi, öykü,

       Tek Ağaç Yayınları, 2004, Ankara

    Yorum ( 2 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 4/4/2006 - MEKTUPLAR 2
  • bir süredir biz kimi dilemiştik diye düşünüyorsun. biz neyi dilemiştik?

    birbirinize değdiniz değeli "düş" olanı mı?

    oysa düşler insanı yanıltıyor!

    görüyorsun işte, yanıldınız. yanıldınız mı?

    niye yazıyorsun, öyleyse? bilmiyorsun. söylenecek en doğru belirleme bu... belki yüreğin konuşmak istiyor. onun tersine senin de iki yüreğin var galiba. aklın yok!

    yüreğinin bir tarafı galiba hep buruk kalacak! oysa bunu istemiyorsun.  okumaya başlayıp da bir türlü bitiremediğin kitaplar gibi... seni hep rahatsız edecek bu yarım kalmışlık. zaman geçtikçe oysa o kitabı bitirme şansın da azalacak. bir gün hiç kalmayacak!

    kaldırılıp nasıl atılır bir kitap? bunu öğrenmen gerekecek belki de! bunu öğrenmek çoğaltmayacak aklını ya da yüreğini. biliyorsun.

    belki de asıl anlamanız gereken kimsenin kimseyi aldatmadığıydı.

    bol "belki"lerle dolu kafan... eski bir türk filminden bir kare yaşıyorsunuz sanki. esas oğlanla esas kızın arası bozulmuştur. "neden"i konuşma becerileri asla yoktur. o becerileri olsaydı zaten filmlere konu bulma sıkıntısı yaşardı senaristler. "nayır"ların hükmü kalmazdı. biz karşımızdakini anlamayı değil, yargılamayı seçen bir halkın evlatlarıyız! (nutuk atar gibi... bir halkın evlatları...) anlamak emek ister ve bize göre değildir. "başka"ları niye girer ki yaşamına sen bu kadar kendinle doluyken!

    konuşmaya inancını mı yitirdin? haklısın, sözcükler işe yaramayabilir kimi zaman. ancak dilersen yarayacak bir şeyler bulursun. dilersen... dilemiyorsun. hâlâ "aldatılmak"tasın. oysa kimse kimseyi aldatmamıştı.

    yaşam gerçekte geriye dönüşlere pek de izin vermeden koşturup giderken susmayı öğreniyorsun elbette. öyle, diyor; kabulleniyorsun. yoruluyorsun. yalnızca zaman zaman kapın çalınıyor. duymadan geçemiyorsun. aralıyorsun kapıyı. "maviler" giriyor içeriye.

    biz kimi dilemiştik? biz neyi dilemiştik?

    düşler insanı yanıltıyor.

    siz de yanıldınız.

    kimse kimseyi aldatmadı. aldatmak, karşındakini önemsememektir. aldatmak akıl işidir. oysa sen akıl yerine de yürek taşıyanlardansın. sen olsa olsa küçük bir çocuğa öykünmüşsündür. cam bir kavanoza kapadığı kelebeğinin ölümüne gözyaşı döken küçük bir çocuk... kelebeğin her zaman yanında olmasını istediğin için kapatmamış mıydın sen onu cam kavanoza? ah, neden anlamadı bunu  kelebek! anlama şansı var mı? onlar doğanın bir parçasıdır, insanın değil!

    kelebekleri rahat bırakalım öyleyse...

    bir kelebek, yine bir kelebeğe koşsun!

     

     

    Yorum ( 2 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 17/2/2006 - MEKTUPLAR 1
  • sevgili,

     

    ankara üşütüyor beni...

    ankara'da üşümeyi sevmiyorum. bir üşümeye başladım mı ilkbaharlara/yazlara kadar bir daha ısınamıyorum. hep üşüyorum ve kimseye de söylemiyorum. yine öyle olacak.

    şalımı aldım dizlerime. bu şalı bana urfa'da görev yapan bir dostum örmüştü. ondan mı böylesine ısıtıyor beni... 

     

    birden aklıma cso'daki konserlere gitmek düştü. ısındı biraz yüreğim.

     

    ***

     

    bir konser sonrası... yılbaşı konseridir sözgelimi. aralığın son günleridir. konser bitimi öyle yürümeye başlarsınız. yürüyerek varacağınız yerin adı otobüs durağı ya da ev olarak konmamıştır. hava neden soğuk değildir, bilmezsiniz. ya da soğuktur da size değmez. birbirine değen bedenleriniz duymaz soğuğu. sonra apdi ipekçi parkında soluklanmak istersiniz. dersin ki, kapıma arabalarla güller dökmedin hiç! der ki, ibrahim tatlıses'ten aşırılacaklara gereksinimimiz yok. parktaki bütün çiçekleri sunacağım ben sana. el ele tutuşur o çiçekten o çiçeğe koşarak  tümünü selamlarsınız, koparmadan hepsini sizin kılarsınız. eller anıtının tepesine tırmanırsınız birlikte ve gökten çiçekler yağar başınıza. gecenin ilerlemeye durduğu bu saatlerde yalnızca bir bankta uyuklayan sarhoş mudur, kimsesiz mi bilemediğiniz adam görebilecektir sizi ki o da zaten bu dünyada değildir. sizin gibi. o dünyalarda da kimsenin kimseyi görmek gibi bir derdi yoktur.

     

    ***

     

    gerçeği bol bir dünyada çok bunalıyorum  sevgili...

     

     

    Yorum ( 2 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

    Hakkımda

    öyküler arıyorum şiirler yaşıyorum

    Bağlantılar

  • Ana Sayfa
  • Profilim
  • Blog Arşivi
  • Arkadaşlarım
  • e-posta
  • RSS

    Arkadaşlarım

  • Sayfa: 1 - Toplam: 4
    | Sonraki Sayfa