“Hüzünler Evi”nde Diledim:
İçim Narlansın!
1.
Aynı ülkeyi/kenti/evi paylaştığımız insanlar... Hayır, paylaştığımız değil... Aynı ülkede/kentte/evde yaşadığımız ancak birbirimizin ayrımında bile olmadığımız insanlar... Paylaşıyor olsaydık yaşam “gün geçtikçe çetrefil ve kirli bir hüzünler evi”ne dönüşür müydü?
Başkasının acısını, çığlığını, başkaldırısını, suskunluğunu sezemeyenler arasında, onlardan biri olarak yaşarken, bir insan sıcaklığı, bir dokunuş, suyun tadı gibi doyumsuz bir öpüş ararken, ellerimizi şefkatle kavrayan bir el beklerken doğal değil midir yüzleri gülmeyen, korkunç yalnız kadınlar ve erkekler topluluğuna dönüşmemiz?
Ülke mi/kent mi/ev mi yuttu bizi?
2.
Münevver Oğan, “Yitik ve Mavi”nin ardından bu kez “Hüzünler Evi”nden merhaba diyor bize. Çok duru, çok derin, çok sarıcı/sarsıcı bir ses bu. Çok gerçek. İçimizi “narlandır”ıyor. Öpüyoruz bu sesi, seviyoruz! Hep soruyoruz: “Neydi ki yaşamın anlamı?”
3.
Mülkiyeliler’de oturup buzlu rakısını içen, yarı yaşını geçmiş şu adam “savaş artığı” sevgilisi Sofia’yla konuşuyor? Duyuyor musunuz? Ömrü boyunca elmanın her iki yarısını da arayıp duran adam, kendisi için bile dokunulmamış olmayı özleyedursun; yaşamı artık iki tarihe indirgenen Selçuk, günlüğünü bırakmış ardında. Narın kırmızısından doğmuş mavisiyle (Aksinyasıyla) aşktan doğacak bir yokülkede, dünya iğneden ipliğe yeniden yorumlanırken omuz omuza olmayı, Enternasyonal’i paylaşmayı düşleyen Selçuk... Anlamak, dertleşmek, paylaşmak için geç kaldığımız insanlardan biri... Belki bu kez, geç kalmamak için bir şansımız vardır! Balkon penceresinin camına yüzünü dayayıp, sağ eli kalbinin üzerinde, hep aynı saatte gözlerini istasyona diken adamı ayrımsayabiliriz. İnanırız, “aşk gelecek, cümle eksikler bitecek.”
Sokaklar evlere varır.
Evlerimiz kirli midir?
İncitildiğimiz, örselendiğimiz evlerimiz... Günlerdir, aylardır söylenen yalanlar... Yürekleri pas tutan kadınlar ve erkekler... Her şey yolundaymış gibi davranışlar, kandırır mı bizi? İki kişinin düşsel baharı, üçüncü kişinin uzun süren kışı olmaz mı? Kimi zaman elinden gelen yalnızca “Ankara rüzgarına çıkmak”tır. Kimi zamansa “Beni anla, onunla gidiyorum”un yanıtı “Sen beni artık sevmiyordun” diyerek “ağlamamak”tır.
Dokunulmamaktan ve sevilmemekten ötürü yaşarken ölmek zordur!
4.
Abdullah’la karşılaşmış olabilir miyiz? Dudaklarından birbiri ardınca dökülen sözlerle yanımızdan geçip gitmiştir, ayrımına bile varmamışızdır. Yüz verilmemesi gereken işçi çocuklardan biridir o. Ardından gelen hep aynı kokular: küf, deri, yapıştırıcı kokuları... Gayri Müslim Karabet Usta, belediyenin yaşlılara verdiği ücretsiz abonman kartını alır almaz, karısına gezdirecek İstanbul’u. Van’dan kaçıp gelirken orada bıraktıkları varlıklı ve güzel bir yaşamdı, İstanbul’dakine hiç benzemeyen. Belki ayakkabımızın topuğuna lastik çakılması gerektiğinde uğramışızdır da Karabet Ustanın tamirhane olarak kullandığı evine, dilinden düşürmediği o abonman kartını alıp almadığını sormayı unutmuşuzdur. Bir hastane koridorunda yanımızdan geçip giden Hizmetli Arap Efendiyi gör(e)mediğimiz, yüzünü, gözbebeklerini, öfkesini, gülümsemesini okuyamadığımız için bir anlamda yaşamı da çözemedik belki. Her sürgünü yurdunu yeşerten, geçmişle geleceğin ışıklı köprüsünü kuran Anadolu müzelerinin sürgünü Müze Müdürü Hasan Beyin savaşımı büyük olasılıkla kulağımıza bile çalınmadı. Bezin, gazın, tuzun, basmanın adı Sümerbank’ı, destan Sümerbank’ı bir de Emekli Genel Müdür Rahmi Beyden dinlemeyi hiç düşündük mü? Rahmi Bey, artık kimselerin bunu önemsemediğini sanıyor!
Sonra... Kimler, kimler...
Bir ömür, kaç ömrün öyküsüne tanıklık edebilir? Tanıklık eder ve anlar. Anlar ve yüreği öykülerle varsıllaşır. Varsıllaşır ve yaşam güzelleşir.
“Boş ve uygun zamanlar bekleyerek” akıp giden bir yaşamda, su ve hava gibi ancak yokluğunda ayrımsayabileceklerimiz belki de kapılarını çalmamızı bekliyor.
5.
Aramızda sessiz sedasız dolaşan yazarlar, yeni anlamların ardına düşerler çoğu zaman. Bilirler, yenilenmezsek kurur gideriz. Geri döndüklerinde kağıttan kayıklara bile yükleyecek olsak yeni düşler sunarlar bizlere. Menekşeli bir gülümseme gelir yerleşir dudaklarımıza, içimizde bitimsiz bir ilkyaz sürerken tomurcuğa dururuz, çıkmaz sokakları yitiririz.
Görmüyor musunuz, “çetrefil ve kirli bu hüzünler evi”nin balkonunda papatyalar açtı. Güneş vurdu üzerine. Ankara’nın baharı bu kez geç kalmadı!
* Münevver Oğan, Hüzünler Evi, öykü,
Tek Ağaç Yayınları, 2004, Ankara
|